NERON ÜLKESİ; KIYIKÖY
Kadim zamanlardan kalma, eski bir balıkçı beldesinde hafta sonunuzu geçirmeye ne dersiniz?
Kırklareli’nin Vize ilçesine bağlı, Trakya’nın Karadeniz kıyılarında yer alan Kıyıköy’den söz ediyorum.
Zamanın dışına çıkılan, orada kaldığınız sürece saat tik taklarının hiç bir anlam ifade etmediği bu şirin balıkçı kasabasının keyfini çıkartmak için, doğrusu tek bir hafta sonu da yetmez.
Bu güzelliği bir kez keşfettiniz mi; artık bir Kıyıköy tiryakiliği başlayacak, her fırsatta otomobillerinizin yönü, bu beldeye doğru defalarca yönlenecek demektir.
Trakya valisiyken Neron’un bile, o zamanki adıyla Salmidoses’e çoğu zaman sayfiyeye gelirmiş.
Tarihi, doğası ve lezzetli deniz ürünü çeşitlerinin yanı sıra, bu şirin belde fotograf meraklıları için de müthiş konu zenginlikleri içeriyor.
Yaz ve bahar aylarında pırıl pırıl denizi ve kumsalı ile dere boylarındaki salkım söğütler altında piknik yapmanın da bir hafta sonu seçeneği olarak, sizi beklediğini bu soğuk kış günlerinde unutmadan hatırlatmış olalım.
Antik çağlardan, günümüze kadar gelen bir yerleşim merkezi olan Kıyıköy’ün; en büyük özelliği doğa ile tarihi birbiriyle buluşturmasıdır.
Papuç ve Kazan derelerinin arasında yükselen bir tepede yer alan Kıyıköy, mavi ile yeşilin iki sevgili gibi ele ele tutuştuğu bir yerdir.
Karadeniz’in dalgalarına hafif yüksek tepeden bakan Kıyıköy’ün girişindeki kemerli saray kapı, günümüze kalan bir Bizans eseridir. Kıyıköy’ün çevresinde Salmidoses’tan kalma sur kalıntılarına rastlayabilirsiniz.
Salmidoses, ileriki yüzyıllarda nasıl olmuş, kim nasıl yakıştırmış bilinmiyor ama, Midye adını almış.
Balkan Savaşı’ndan sonra, yerlerinden yurtlarından edilen Selanikli Türkler’in yerleştirildiği bu şirin balıkçı kasabası, yakın zamanlara kadar Midye adıyla anılırken,
ona günümüzde Kıyıköy denilmeye başlanmış…
Tepeden bakınca, kendinizi üstünde kanat çırpan martı gibi hissettiğiniz balıkçı limanı, eski zamanlarda Karadeniz’in hırçın dalgalarından kaçan korsan teknelerinin sığındığı bir doğal bir limanmış.
Bu küçük koy, şimdi Kıyıköylü balıkçıların yanı sıra, Sarıyerli balıkçıları da sezon boyunca ağırlıyor.
Açık denizlerde avlandıktan sonra bu limana demirleyen alamanalardan indirilen mevsimine göre palamut, kalkan, kalkan, mezgit, tekir, barbunya, karagöz, hamsi balığı ile derelerde tutulan kefal ve alabalık çeşitlerini, hemen tepede yer alan salaş balıkçı restoranlarında taze taze afiyetle yiyebilirsiniz.
Bu mevsimde de bence yapılacak en güzel şeylerin başında gelir.
Yaz aylarında ise Papuçdere’nin kavisli akışıyla oluşan, Fethiye’nin ünlü Ölüdeniz kıyısındaki Kumburnu’na benzeyen, dairesel kumsal, deniz severlerin akınına uğruyor.
Erik ve badem ağaçlarının çiçek açmaya başladığı bahar aylarından itibaren bu derede kiralayacağınız sandallarla gönlünüzce gezinebileceğiniz gibi, meraklıları da isterlerse tatlı su balıkları için oltalarını atacak sakin ortamları bulabilirler.
Sadece fotografçılar değil resim yapmak, şiir ve roman yazmak gibi sanatsal uğraşılarla uğraşanlar da, taze kır kokusu içinde, suların esintisiyle seripleyip, kuşlarının cıvıltısı dinleyecek dingin ortamları bulabilirler.
Kıyıköy’e hangi mevsim gidilirse gidilsin, önüne kadar otomobille ulaşabileceğiniz Aya Nikola manastırını mutlaka görüp gezmelisiniz. Hakkında pek bilgi bulunmakla birlikte günümüzde kaderine bırakılan manastırın kayalara elle oyularak yapıldığı tahmin ediliyor.
Manastırın içinde bulunan Kanlı Havuz ile ilgili olarak da, halk arasında bir söylenti dolaşıyor.
Bu söylentiye göre; Hıristiyan din adamlarınca yargılanıp suçlu bulanan kimseler, bu havuzda boğularak öldürülürmüş. Kanlı havuz adı da işte buradan gelmekteymiş.
Aya Nikola Kaya Manastırı’nın 6’ıncı yüzyılda Jüstinyen döneminde yapılan, önemli bir yapı olduğu biliniyor.
1990 yılından beri SİT alanı ilan edilen Kıyıköy’de sadece gönüllü bir bekçi tarafından korunan bu kaya manastırı, biraz bakım ve tanıtımı yapıldıktan sonra yöreye çok büyük bir turizm potansiyeli kazandırabilecek gücü kendisinde barındırıyor.
KIYIKÖY HAKKINDA
Çıtırdak buzları ince bardaklara koy!
Üzerine üç parmak rakı ekle, biraz da su… Hafif dumanlanarak beyaza kesen rakının baygın kokusu; mangalda kömür ateşinde pişmiş lüferin iştah açıcı kokusuyla sarmalansın… Yüzünü Karadeniz’in, akşam esintisiyle mavileşen sularına dön. Gökyüzünde dolunay olsun, kavun sarısı… Kah bulutların ardına gizlesin kendini, kah ortaya çıkıp şavkını sulara salsın ipil ipil…
Beyaza kesik buzlu rakıdan bir yudum al; istersen sevgilinin lacivert gözlerinde aşk yorgunu yüreğini dinlendir, istersen limandaki deniz fenerinin yalnızlığını düşün…
Uzaklarda bir gramofon çalınmayacak kuşkusuz; ne Münir Nurettin’i, ne Hamiyet’i duyacaksın eski bir plaktan… Yine de gecenin tablosuna bir şarkı eşlik edecek bu kadım zamanlardan kalma balıkçı köyünde, o şarkılara da katılabilirsin içinden. Ne gam…
NECATİ GÜNGÖR