23 Aralık 2007 Pazar


NERON ÜLKESİ; KIYIKÖY


Kadim zamanlardan kalma, eski bir balıkçı beldesinde hafta sonunuzu geçirmeye ne dersiniz?
Kırklareli’nin Vize ilçesine bağlı, Trakya’nın Karadeniz kıyılarında yer alan Kıyıköy’den söz ediyorum.
Zamanın dışına çıkılan, orada kaldığınız sürece saat tik taklarının hiç bir anlam ifade etmediği bu şirin balıkçı kasabasının keyfini çıkartmak için, doğrusu tek bir hafta sonu da yetmez.
Bu güzelliği bir kez keşfettiniz mi; artık bir Kıyıköy tiryakiliği başlayacak, her fırsatta otomobillerinizin yönü, bu beldeye doğru defalarca yönlenecek demektir.
Trakya valisiyken Neron’un bile, o zamanki adıyla Salmidoses’e çoğu zaman sayfiyeye gelirmiş.
Tarihi, doğası ve lezzetli deniz ürünü çeşitlerinin yanı sıra, bu şirin belde fotograf meraklıları için de müthiş konu zenginlikleri içeriyor.
Yaz ve bahar aylarında pırıl pırıl denizi ve kumsalı ile dere boylarındaki salkım söğütler altında piknik yapmanın da bir hafta sonu seçeneği olarak, sizi beklediğini bu soğuk kış günlerinde unutmadan hatırlatmış olalım.
Antik çağlardan, günümüze kadar gelen bir yerleşim merkezi olan Kıyıköy’ün; en büyük özelliği doğa ile tarihi birbiriyle buluşturmasıdır.
Papuç ve Kazan derelerinin arasında yükselen bir tepede yer alan Kıyıköy, mavi ile yeşilin iki sevgili gibi ele ele tutuştuğu bir yerdir.
Karadeniz’in dalgalarına hafif yüksek tepeden bakan Kıyıköy’ün girişindeki kemerli saray kapı, günümüze kalan bir Bizans eseridir. Kıyıköy’ün çevresinde Salmidoses’tan kalma sur kalıntılarına rastlayabilirsiniz.
Salmidoses, ileriki yüzyıllarda nasıl olmuş, kim nasıl yakıştırmış bilinmiyor ama, Midye adını almış.
Balkan Savaşı’ndan sonra, yerlerinden yurtlarından edilen Selanikli Türkler’in yerleştirildiği bu şirin balıkçı kasabası, yakın zamanlara kadar Midye adıyla anılırken,
ona günümüzde Kıyıköy denilmeye başlanmış…

Tepeden bakınca, kendinizi üstünde kanat çırpan martı gibi hissettiğiniz balıkçı limanı, eski zamanlarda Karadeniz’in hırçın dalgalarından kaçan korsan teknelerinin sığındığı bir doğal bir limanmış.
Bu küçük koy, şimdi Kıyıköylü balıkçıların yanı sıra, Sarıyerli balıkçıları da sezon boyunca ağırlıyor.
Açık denizlerde avlandıktan sonra bu limana demirleyen alamanalardan indirilen mevsimine göre palamut, kalkan, kalkan, mezgit, tekir, barbunya, karagöz, hamsi balığı ile derelerde tutulan kefal ve alabalık çeşitlerini, hemen tepede yer alan salaş balıkçı restoranlarında taze taze afiyetle yiyebilirsiniz.
Bu mevsimde de bence yapılacak en güzel şeylerin başında gelir.
Yaz aylarında ise Papuçdere’nin kavisli akışıyla oluşan, Fethiye’nin ünlü Ölüdeniz kıyısındaki Kumburnu’na benzeyen, dairesel kumsal, deniz severlerin akınına uğruyor.
Erik ve badem ağaçlarının çiçek açmaya başladığı bahar aylarından itibaren bu derede kiralayacağınız sandallarla gönlünüzce gezinebileceğiniz gibi, meraklıları da isterlerse tatlı su balıkları için oltalarını atacak sakin ortamları bulabilirler.
Sadece fotografçılar değil resim yapmak, şiir ve roman yazmak gibi sanatsal uğraşılarla uğraşanlar da, taze kır kokusu içinde, suların esintisiyle seripleyip, kuşlarının cıvıltısı dinleyecek dingin ortamları bulabilirler.
Kıyıköy’e hangi mevsim gidilirse gidilsin, önüne kadar otomobille ulaşabileceğiniz Aya Nikola manastırını mutlaka görüp gezmelisiniz. Hakkında pek bilgi bulunmakla birlikte günümüzde kaderine bırakılan manastırın kayalara elle oyularak yapıldığı tahmin ediliyor.
Manastırın içinde bulunan Kanlı Havuz ile ilgili olarak da, halk arasında bir söylenti dolaşıyor.
Bu söylentiye göre; Hıristiyan din adamlarınca yargılanıp suçlu bulanan kimseler, bu havuzda boğularak öldürülürmüş. Kanlı havuz adı da işte buradan gelmekteymiş.
Aya Nikola Kaya Manastırı’nın 6’ıncı yüzyılda Jüstinyen döneminde yapılan, önemli bir yapı olduğu biliniyor.
1990 yılından beri SİT alanı ilan edilen Kıyıköy’de sadece gönüllü bir bekçi tarafından korunan bu kaya manastırı, biraz bakım ve tanıtımı yapıldıktan sonra yöreye çok büyük bir turizm potansiyeli kazandırabilecek gücü kendisinde barındırıyor.


KIYIKÖY HAKKINDA

Çıtırdak buzları ince bardaklara koy!
Üzerine üç parmak rakı ekle, biraz da su… Hafif dumanlanarak beyaza kesen rakının baygın kokusu; mangalda kömür ateşinde pişmiş lüferin iştah açıcı kokusuyla sarmalansın… Yüzünü Karadeniz’in, akşam esintisiyle mavileşen sularına dön. Gökyüzünde dolunay olsun, kavun sarısı… Kah bulutların ardına gizlesin kendini, kah ortaya çıkıp şavkını sulara salsın ipil ipil…
Beyaza kesik buzlu rakıdan bir yudum al; istersen sevgilinin lacivert gözlerinde aşk yorgunu yüreğini dinlendir, istersen limandaki deniz fenerinin yalnızlığını düşün…
Uzaklarda bir gramofon çalınmayacak kuşkusuz; ne Münir Nurettin’i, ne Hamiyet’i duyacaksın eski bir plaktan… Yine de gecenin tablosuna bir şarkı eşlik edecek bu kadım zamanlardan kalma balıkçı köyünde, o şarkılara da katılabilirsin içinden. Ne gam…

NECATİ GÜNGÖR

9 Ekim 2007 Salı


Bir Zamanların Hilton Oteli

RÜSTEM PAŞA’NIN PAYITAHTAKİ GÖZDESİ;

RÜSTEMPAŞA KERVANSARAYI


Saray Bosna’da, Dinar Alpleri eteklerinde bulunan Sarajevsko Polje kasabasının köylerindeki bir evde dünyaya geldiğinde, onu, kaba, kıllı bir abayla kundakladılar. Adına Çigala denildi.
Yakın çevresi onu Çilagiç olarak çağırıyordu.

Hırvat asıllı babası, her fırsatta içki içen biriydi; ondan çok küçük yaşlarda
dayak yiyerek, horlanıp azarlanarak büyümeye başlamıştı.
Yediği tekmelerden bacakları hep morluklar içindeydi.

Çigaliç, dünyaya geldikten bir süre sonra ağaçtan düşerek
sakat kalan ağabeyinin durumundan sorumlu tutuluyordu.
Babası, onun aileye uğursuzluk
getirdiğine inanıyordu.

Çigaliç Opukoviç’in kalın kıllı bir abaya kundaklanarak başlayan yaşamı, çok küçük yaşlarda çileli bir hayata dönüşmüştü. Çile vaat eden yaşamına işte böyle başladı.


RÜSTEM PAŞA’NIN DÖNEN TALİHİ

Dokuz yaşına vardığında güneşli bir Haziran günü , kaderini değiştirecek olan şans denen şey, ilk defa hayatının kapısını çalmıştı. Sarajevsko Polje’ye giren üç Türk atlısı çevre köylerde heyecan yaratmış, onlarla birlikte kasaba şenlenmiş, bir hareketlilik başlamıştı.

Atlılar, davul zurna eşliğinde halka seslenerek, iki erkek çocuğu olan herkesi, 8 yaşından büyük 18 yaşından küçük oğlancıklarını devşirilmek üzere kilise meydanına
getirmeye davet ediyorlardı.

Babasının ite kaka, adeta sürükleyerek getirdiği Çigaliç; devşirme ağasına ait girdiği çadırdan, o güneşli haziran günü Osmanlı sarayı için devşirilmiş bir oğlan olarak çıktı.

Yayabaşı’nın , kara kaplı kalın defterine Rüstem adıyla kaydedildiğinde,
tarihler 26 Haziran 1509’u gösteriyordu.
Rüstem’in çıplak ayakları o gün ilk kez papuç görmüştü.

İşte bu Rüstem, daha sonra Osmanlı sarayının dönen entrikalarında
Hürrem Sultan’ın yanında yer alarak, onun güvenini kazanmayı başaracak,
dahası yine onun kollaması altında kızı Mihrimah Sultan ile evlenip,
Kanuni Sultan Süleyman’ın hem damadı , hem de veziriazamı olacaktı.

Artık o, imparatorluğun en parlak, en görkemli, en güçlü döneminde sadrazamlığa kadar yükselen biriydi; kader, onu çile vaat ederek başlayan umutsuz bir hayattan, koca bir cihan imparatorluğunun kederine yön veren güçlü devlet adamı durumuna getirecekti.

Doğduğunda, kaba kıllı abayla kundaklanan bedeni, öldüğünde ipek kefenle sarınmış olarak son yolculuğuna çıkarken, kayıtlara Osmanlı tarihinin en varlıklı
sadrazamı olarak geçti.

Herhalde ikbal denen şey de; işte bu olmalıydı…

ZAMANININ HİLTON OTELİ

Edirne’nin Rüstem Paşa’nın hayatında önemli bir yeri vardır. Saraybosna’nın yoksul bir dağ köyünden devşirildikten sonra ilk hayatı Edirne’de başladı. Uzunca bir süre Kavak Meydanı’ndaki Eski Saray’da kalarak, burada eğitim aldı; medrese gördü.
Gelecekte damadı ve veziriazamı olacağı Kanuni Sultan Süleyman ile şehzadelik yıllarında burada karşılaştı; onun av partilerinde bulundu.

Rüstem Paşa daha sonra Edirne ile olarak duygusal bağını 1561 yılında Mimar Sinan’a yaptırdığı kervansaray ile ölümsüzleştirdi. Bu kervansaray onun Edirne’deki gözde eseri oldu. Rüstem Paşa Kervansaray’ı onun bu kente verdiği değeri gösteren görkemli bir yapıdır.

Avrupa ile geçiş yolunun kavşağında yer alan Edirne’deki Rüstem Paşa Kervansarayı için, zamanının Hilton Oteli denebilir; o dönemde bu yapı, daha çok ticaretle uğraşan
varlıklı kişilerin konakladığı önemli bir barınma merkezidir.

Günümüzde ise otel olarak kullanılan kervansaray iki katlıdır. Klasik Osmanlı mimarisinin örnekleri arasında yer alan yapı, avlulu hanlar planındadır.
Kervansaray iki bölümden oluşur. Büyük dikdörtgen avlunun bulunduğu yer büyük han,
diğeri küçük han ya da deve hanı olarak adlandırılır.

Dikdörtgen avlunun çevresinde iki kat halinde 102 oda yer alır.
Katların avluya bakan yüzleri revaklıdır. Uzun kenarlarda karşılıklı olarak yukarı çıkılan merdivenler vardır. Üst kat pencereve kapı kemerlerindeki süslemeler ilginçtir.
Büyük avludaki altı şadırvan, üstü mescit olan yapı
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda yıkılmıştır.
Ön cephelerde ise 21 dükkan yer almaktadır.

Yakın geçmişte Edirne ve çevresinde üretilen ipek böceği kozaları burada pazarlanıyordu.

Rüstempaşa Kervansarayı 1972 yılında restore edilerek otel haline getirilmiş, Ertan Çakırlar’ın projelendirdiği başarılı restorasyon, bu tarihi yapıya 1980 yılında da Ağa Han Mimarlık Ödülü’nü kazanmasının yolunu açmıştır.

AĞA HAN MİMARLIK ÖDÜLÜ

Ağa Han Mimarlık ödülleri 1977 yılından beri Ağa Han tarafından İslam Kültürü'nün mimarlıktaki anlatımlarını anlamak ve değerlendirmek üzere veriliyor.

Bunu gerçekleştirmek için modern mimari, sosyal yerleşme, kalkınma, restorasyon, yeniden kullanım ve bölge koruma, peyzaj ve çevreye ilişkin projeleri kapsayacak şekilde mükemmel mimari örneklerini bulma ve tanıma yolu izleniyor.
Seçim sürecinde insanların fiziksel, sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarından başka, kültürel ve manevi beklentilerini de sağlayan mimari örnekler üzerinde duruluyor. Yerel kaynakları ve uygun teknolojileri kullanan yapı programlarına ve projelere özel ilgi gösteriliyor. Üç yılda bir düzenlenen mimarlık ödülleri, İsmaili mezhebinin büyük bir servete sahip dini önderi olan Ağa Han başkanlığındaki bir komite tarafından yönetiliyor. Toplam 500.000 $ değerindeki dünyanın en büyük mimarlık ödülleri her üç yılda bir bağımsız bir jüri tarafından belirlenen tasarımlara veriliyor.

Müslüman ülkelerin ihtiyaçlarına ve gelişimlerine uygun projelerin desteklenmesi amaçlanan ödüllendirilmelerde yapının Müslüman bir ülkede tasarlanmış ve en az 1 yıl kullanılmış olma koşulu aranıyor.

29 Eylül 2007 Cumartesi

SELİMİYE CAMİİ

TAŞIN ŞİİRİ

Kentleri tanımlayan bazı yapılar vardır.
Dünyada bu kentler o yapılarla birlikte anılırlar.
Selimiye Camii de Edirne’nin bir alt kimliğidir; markasıdır, kentin genlerine kazınmış bir künyedir.
Selimiye Camii, insan ruhunda bir yer çekimsizlik etkisi, bir alt üst oluş yaratır. Herhangi bir giriş kapısındaki kalın meşin perdeyi kaldırıp, içeri adım attığınızda; sessiz kocaman bir boşluğun içine düşer; savrulur, başka bir alemin iklimine sürüklenirsiniz.
Burada çiçek açar, burada yaprak dökersiniz.
Selimiye camii dipten, sonsuz bir zirveye yükseliş duygusudur.
Işıktır, sestir, renk ve biçimdir.
Uyumdur, estetiktir.
Hüzündür, hazdır.
Selimiye camii taşın şiiri, taşın şarkısıdır…
Bakın ünlü edebiyatçımız Selim İleri Selimiye hakkındaki duygularını nasıl dile getiriyor:

“ Edirne’ye otuzbeş yıl önce gitmiştik. Günübirlik bir geziydi. Selimiye Camii’ni ziyaret ettiğimizi hatırlıyorum. Ama her şey öyle apar topar olmuştu ki, anlam derinliğine varamamıştım. Bu kez dış görünümüne vurulup kaldım. Yalınlığın görkeme dönüşmesini soluk soluğa özümsedim. Rüyalarıma gireceğini biliyorum artık.
Bir yakınıma şöyle yazdım zaten:
Yeniden orada Selimiye’nin kapısında duruyorum. Başım dönüyor… Başka bir hayatı, başka bir dünyayı bir insanın nasıl böyle hissettiğini sanki sezebiliyorum.
İçimdeki alt üst oluşa, sessizliği nasıl getirebileceğimi kestiremiyorum.”
Selim İleri
Cumhuriyet Gazetesi…

Herkese iyi seyirler…

MİS SABUNU






İki yüz yıldan beri köpüğü sönmedi
EDİRNE MİS MEYVA SABUNU


Dünyada ilk sabunu Mısırlılar, ilk kokulu sabunu ise Türkler yaptı. Türkler, sabuna gelinceye kadar doğal soda, süt kökü, kaşık otu ve kül gibi çeşitli maddeleri temizlik amacıyla kullanıyordu. Toplum hayatımızda ve temizlik kültürümüzde sabun kullanımının, onbirinci yüz yıldan itibaren yaygınlaşmaya başladığı görülüyor.

Osmanlı İmparatorluk coğrafyasında, Halep, Beyrut, Girit ve Ege kıyıları, sabun üretiminin önemli merkezleri arasında yer alıyordu. Ancak, onyedinci yüzyılda sabunculuktaki yeni bir gelişme, Edirne’yi günümüze kadar, kokulu meyva sabunculuğunun tek merkezi haline getirdi. Sabunculuk, Edirne’nin en önemli mesleği, halkın büyük bir bölümünün geçim kaynağı oluşturan sektör oldu.

Sabun ustaları tarafından büyük titizlik ve özen gösterilerek, tek tek elle yapılan, misk, amber ve gül esansları katıldıktan sonra, her birine elma, armut, şeftali, limon, portakal, üzüm, incir, muz, çilek, kayısı, erik, kiraz gibi meyva biçimleri verilen sabunlar, giderek bir meslek olmaktan daha çok, Edirne’ye özgü, özgün el sanatına dönüştü. Edirne’nin Sabuni Mahallesi, işte bu yıllardan günümüze miras kalmış bir semtin adıdır.

SARAY KADINLARININ GÖZDE KOKUSU

Dünya uygarlıklarında temizliğin simgesi olarak bilinen ve tanınan sabun, Edirne’de on yedinci yüz yıldan itibaren yeni bir kültürel kimlik kazandı. Her birine ayrı ayrı meyva biçimi verilerek yapılan kokulu meyva sabunları, Edirneli ustaların elinde artık yalnızca temizlik maddesi değil, aynı zamanda bir güzellik ve süslenme ürünü olmuştu.

Kokulu meyva sabunları, önce Osmanlı sarayında büyük itibar gördü; padişah eşleri ve kadınlarının bu sabunlarla yıkanıp mis gibi kokmaları hanedanlığın bir ayrıcalığı oldu. Bu sabunlar, padişahın isteği üzerine İstanbul Topkapı Sarayı’na girdikten sonra, Osmanlı harem hayatındaki cariyeler arasında da büyük bir değer kazandı; saygınlığın ve beğenilmişliğin sembolü oldu.

Saray haremindeki cariyelerin de, padişah huzuruna çıkmadan önce, meyva biçimindeki kokulu sabunlarla yıkanmaları sağlanmaya başlandı. Haremağasının talimatı ile Sabuncu Başı tarafından kendisine meyva kokulu sabun verilen cariye; beğenilerek, padişahın huzuruna kabul edilmeye değer görüldüğünü anlardı. Böylece sabun alan cariye, huzura çıkmak üzere hazırlıklarına başlardı. Mevya Kokulu sabunlar, Osmanlı harem hayatında, bir dönem cariyeler arasında gözdeliğin işareti olarak kabul edildi.

ÇEYİZ SANDIKLARININ GÖZDESİ

Kokulu meyva sabunları, daha sonra Türk kültüründe padişah kızları da dahil, genç kızların çeyizlik sandıklarındaki değerli süs eşyaları arasında yerini aldı. İşlemeli hamam taslarının içine konulan kokulu meyva sabunları, gelinlik kızların çeyiz sandıklarında baş köşeye yerleşti.Bu gelenek,günümüzde çeyiz sandıklarına hamam tası koyma adetinin de kaynağını oluşturdu.

MİS SABUNUN ADLARI

Edirne’de kısaca mis meyva sabunu olarak bilinen kokulu meyva sabunların iki yüzyıllık tarihi içinde çok çeşitli adlarla anıldığını görmekteyiz. Padişahların diğer ülkelerin hükümdarlarına gönderdikleri hediye sandıklarında önemli bir yer edinmesi nedeni ile kokulu meyva sabunlarının yabancı ülkelerde "Osmanlı Sabunu" olarak adlandırıldığı biliniyor. Misk, amber ve gül esanslarından kaynaklanan kokusu nedeniyle yaygın olarak “Mis Sabunu” olarak adlandırılan kokulu meyva sabunlarına sarayda gösterilen itibar nedeniyle de “Saray Sabunu” denilmiştir. Padişahların gözde hediyelik eşyaları arasında yer alan bu kokulu sabunun "Padişah Sabunu" olarak anıldığı söylenir.

YENİDEN CANLANDIRILDI

İki yüz yıllık meyva kokulu sabunculuğunun son geleneksel ustaları Edirne’ye 1905 yılında Selanik’ten göç eden Çamdere ailesidir. Edirne’ye 1905 yılında Selanik’ten göç eden Arif Çamdere 1945 yılına kadar, bu el sanatını sürdürmüştür.
Arif Çamdere’nin ölümünden sonra, bu işi oğlu Arif Reşat ile eşi Emine Çamdere bu el sanatını yaşatmışlardır. sürdürmüştür. Arif Reşat Çamdere’nin 1992 yılında ölümünden sonra, mis meyve sabunu yapımcılığı da unultulmaya başlanmıştır.
Bu unutulmaya terk edilen özgün el sanatı Edirne Valiliği, Trakya Üniversitesi Anadolu Meslek Lisesi’nin çabaları ile geleneksel yöntemlerle üretilmesi özendirilerek yeniden canlandırılması sağlanmıştır.
Böylece, günümüzde Edirne’nin önemli hediyelik süs eşyası arasında yer alan, mis sabununun iki yüzyıllık sönen köpüğü yeniden kabarmıştır.
Bu yüzyıla kadar,
Edirne’de bir zamanlar, saray kadınlarının çeyiz sandıklarının koku veren tarihi

17.yy'da ise Osmanlı'da MİSK, AMBER, GÜL esansları katılarak imal edilen bu sabunlarımızın, çeşitli meyve şeklinde dönüştürülerek bir el sanatımız haline gelmesi, dönem padişahlarının diğer ülke başkanlarına gönderdikleri hediye sandıklarında, "çok önemli süs eşyası" olarak yer almasıyla "Dünya'nın ilk kokulu sabunu"nun dünya uygarlık tarihine girdi. Dünya uygarlık tarihinin ilk kokulu sabunları Edirne’de

güzellik sabunu, o yıllar, sabunun cisiyet,I yoıktu. Mis kokusuyla breber, sabun dişileşti, kadısılaşrı. Saray kadınlarının temizlikten çok kokmak amcıyla mkuullanılmaya başlandı.

o yıllara kadar sabun bie tenizmlk ürünüydü; temizlik amacıyla kullanılırdı.

EDİRNE KÖPRÜLERİ

Edirne Köprüsü Taştan
Sen Çıkardın Beni Baştan

Köprüler Vadisi; Edirne

TAŞ GERDANLIKLAR; KÖPRÜLER



Edirne; Arda, Tunca ve Meriç ırmaklarının buluştuğu yerde kuruldu. Tarihteki ilk adı Orestia idi. Edirne’yi kucaklayan bu sular, yalnızca tarımsal bereketin değil, kültürlerin ve uygarlıkların da beşiği oldu.

Kıyılarına, devletler, kentler kuruldu. Buralarda Roma, Bizans, Osmanlı uygarlıkları gelişti, su kültürüne dayalı yaşam biçimleri doğdu.


Meriç, Tunca ve Arda belki binlerce yıldan beri akıyor. Bu sular, bir yandan Gala Gölü, Eğribük, Gölbaba gibi dünyanın sayılı doğal yaşam alanlarının ortamlarını yaratırken, diğer bir yandan da farklı din ve dildeki toplum kültürlerinin oluşmasına ilham kaynağı oldu.

Kıyılarında yüzlerce yıldan beri, saraylar, camiler, kiliseler, imaretler, köşkler inşa edildi. Uysal sularında saltanat kayıkları gezdi, ticaret yapıldı, ulaşım sağlandı.

Şiirler yazılan, şarkılar söylenen ırmaklar, belki binlerce yıldan beri dolunaylarda gümüş rengine, günbatımlarında kızıla büründü.

Gün sönümü vakitlerinde kan kırmızıya boyanan ufukların içinden geçen sular, tan zamanlarında Ege’nin ılık suyuna karıştı, burada mavileşti. Balkan dağlarının kaya diplerindeki yüzlerce koyaklardan fışkıran pınarların tatlı suyu, Ege’de tuzlandı.

Meriç, Tunca Arda hep akmaya devam etti. Bu sularda zaman durdu; onlar aktıkça tüm saatlerin ayarı bozuldu. Binlerce yıldan beri Meriç Edirne’de kırmızı, Ege’de mavi aktı. Tunca’yı, Arda’yı, Ergene’yi kucağında taşıdı.


Onlar, uzak dağların derin vadilerinde kayalara çarpa çarpa köpürdüler, düzlüklerde derin oyuklar açarak aktılar. Tunca ırmağı Edirne’ye ulaştığında günahkar oldu. Her yıl Mayıs ayında yapılan Kakava kutlamaları geleneğinde olduğu gibi genç kızlar onun akar suyunda yıkanıp arındılar. Ruhları ve bedenleri terk eden günahları alıp götürdü.

Arda, Tunca, Meriç ırmakları bazen oyuklarda fışkıran sular, bazen oyukların karanlıklarda kayboldu. Ama binlerce yıldan beri akmaya devam etti.

Köprüler,bu ırmakların iki yakasını buluşturan birer taş gerdanlıklara benziyor. O taş köprüler suyun binlerce yıllık yolculuğuna yol arkadaşılığı ediyor.

Suların buluştuğu kent olan Edirne, aynı zamanda köprüler diyarıdır. Taş gerdanlıklarla süslenmiş Edirne’de Tunca ve Meriç toplam dokuz tarihi köprünün ile biri beton biri demir köprü onbir köprü altından akar.

Edirne’nin ünlü tarihi köprüleri Meriç Köprüsü, Gazimihal Köprüsü,Karayolları Köprüsü Saraçhane Köprüsü, Ekmekçizade Ahmet Paşa Köprüsü, Fatih Köprüsü, Bayezıd Köprüsü, Yalnızgöz Köprüsü, Saray Köprüsü, Yıldırım Köprüsü ve Ergene ırmağını taçlandıran Uzunköprü’dür.

MERİÇ KÖPRÜSÜ
Edirne - Karaağaç yolu üzerinde Meriç ırmağı üstündedir. Sultan Abdülmecit zamanında, 1842 yılında yapımına başlanan köprü, 1847 yılında bitirilmiştir. Mecidiye köprüsü adıyla da bilinir. Uzunluğu 263 metre genişliği yedi metredir. Onüç ayak üzerinde oniki sivri kemerli bir taş köprü olan Meriç köprüsü ortasında mermerden bir yazıtlı köşkü vardır. İlkbahar ve sonbahar aylarında belki dünyanın en güzel günbatımı buradan izlenebilmektedir.

GAZİ MİHAL KÖPRÜSÜ
Bulgaristan ana yolu üstünde Tunca ırmağı üzerindedir. Bizans döneminde Mikhael Palaiologos tarafından yaptırılan köprü, Osmanlı döneminde 1402 yılında Gazi Mihal Bey tarafından, yeni baştan yapılırcasına onarılmıştır.

KARAYOLLARI KÖPRÜSÜ
Karayolları tarafından Edirne ile Kapıkule yönünde geçişleri rahatlatmak amacıyla 1980 yılında yapılmıştır. Tarihi Gazi Mihal köprünün paralelinde tek yönlü araç trafiğine açık olarak kullanılmatadır.

SARAÇHANE KÖPRÜSÜ
Sarayiçi yakınında Tunca ırmağı üstündedir.
Sultan İkinci Murat döneminde Şahbettin Paşa tarafından yaptırılmıştır. Adını doğusundaki Saraçhane semtinden almaktadır. On bir ayaklı on iki ayaklı taş köprü 120 metre uzunluğundadır. Orta kemeri yıkılan köprü 1702 yılında Sultan İkinci Mustafa tarafından onartılarak elli metre daha uzatılmıştır.

EKMEKÇİZADE AHMET PAŞA KÖPRÜSÜ
Ekmekçizade Ahmet Paşa tarafından Tunca ırmağı üstüne yapılmıştır. Meriç köprüsü ile birlikte Karaağaç semtine geçit verir. Halk arasında daha çok Tunca Köprüsü olarak anılır. Mimar Sedefkar Ağa tarafından yapımına 1608 yılında başlanan köprü 1615 bitirilmiştir.Onbir ayak üzerine on kemerli köprüdür. Köprünün bir bölümü ve ortasında yer alan yazıtlı köşkü yakın zamanlarda su taşkınlarıyla yıkılmış,bu bölümler betonarme olarak onarılmıştır.

FATİH KÖPRÜSÜ
Sarayiçi’inde Demirkapı ile Adalet Kasrıaraında Tunca ırmağı üstündedir.Yapılış tarihi bilinmemektedir.Fatih Sultan Mehmet döneminde 1452 yıllarında yapıldığı sanılmaktadır. Ortada büyük, yanlarda birer küçük üç gözü olan köprü otuz dört metre uzunluğundadır. Kırkpınar Yağlı Güreş Sahası’na, Adalet Kasrı’na ve Saray kalıntılarına geçişi sağlar.

BEYEZID KÖPRÜSÜ
Beyezıd Külliyesi yakınında Tunca ırmağı üstüne yapılmıştır.Sultan İkinci Beyazıd’ın yaptırdığı köprünün mimarı Hayrettin’dir. Yeni İmaret Mahallesi ile Sultan İkinci Beyezıd Külliyesine geçşi sağlar.

YALNIZGÖZ KÖPRÜSÜ
Beyazıd köprüsünün devamı gibidir. Sultan İkinci Selim tarafından 1570 yılında Mimar Sinan’a yaptırılmıştır. Kenti İmaret Mahallesi ile Beyezıd Külliyesi’ne bağlar.

SARAY KÖPRÜSÜ
Sarayiçi’nde yer alan Fatih köprüsünden sonar ikinci köprüdür. Edirne yönünden Sarayiçi’ne geçit verir. Kanuni Sultan Süleyman tarafından ünlü Adalet kasrı ile beraber Mimar Sinan’a yaptırılmıştır.

UZUNKÖPRÜ
Bir Trakya ırmağı olan Ergene üstündedir. Özelliği nedeniyle adını ilçeye vermiştir. Sultan İkinci Murat tarafından Mimar Müslihiddin’e yaptırılan köprü 1392 metre uzunluğundadır; toplam 174 gözü vardır. Taş köprünün temelleri sivri ve yuvarlak olarak iki tiptir.

YILDIRIM KÖPRÜSÜ
Gazi Mihal köprüsünden sonar Yıldırım mahallesine geçişi sağlar. Onarım kitabesinde yapım tarihi 1535 olarak geçer. Karayolları tarafından 1987-1989 yılları arasında esaslı bir onarım görerek bugünkü haline gelmiştir.


DEMİRYOLU KÖPRÜSÜ
İstabul Edirne Avrupa demir yolu bağlantısını sağlayan demir köprüdür. Darülhadis Camii yakınında Tunca ırmağı üstüne kurulmuştur. Su yüzeyinden yüksekliği on metre, uzunluğu ise dört yüz metredir. Köprüden karşılıklı ilk geçişler 30 Ağustos 1977 tarhinde başlamıştır. Bu tarihten once demiryolu ulaşımı Karaağaç’taki Trakya Üniversitesi Rektörlük binası olarak kullanılan Tarihi Edirne istasyonu güzegahından Yunanistan üstünden sağlanıyordu.

Not: Köprünün açılış tarihini teyid et.

TAYYİP YILMAZ NE DİYOR?
“Tunca ve Meriç nehirleri üzerindeki köprüler, birer gerdanlık kolye gibi Edirne’ye ecdadımızca takılmışlardır. Onlarsız Edirne olmaz. O kadar anlamlı ve düşünülerek yerlerine konulmuşlardır ki şehirle ve mihver Selimiye ile bütünlük ve uyum sağlarlar. Ben Tunca Nehri’nin Sarayiçi’nden Bülbül Adası’nda Meriç Nehri’ne birleştiği yere kadar uzanan bölgeye Köprüler Vadisi adını verdim.”



SEFERŞAH KÖPRÜSÜ
Edirne’nin bunca ayakta kalan tarihi köprülerinin yanında kayıp bir köprüsü de bulunmaktadır. Sultan İbrahim tarafından 1640 yılında yaptırılan Seferşah köprüsünün günümüze yalnızca köşkü ulaşabilmiştir. Seferşah köprüsü köşkü Gazi Mihal ile Yıldırım köprüleri arasındaki alanda yer almaktadır.

TC Edirne Valiliği, Edirne Mevcut Durum Raporu, Ocak 2003, sh 110
Edirne Ticaret ve Sanayi Odası Dergisi, Sayı 16 sh-36

PAYLAŞMA KÜLTÜRÜ



Fotoğrafçı paylaşır. Fotoğrafçı paylaşımcıdır...
Kıskanmaz, esirgemez, saklamaz...
Fotoğraf işte bu paylaşım sürecinin sonucudur; bu paylaşımın aracı, paylaşma duygusunun ve erdeminin ifadesidir.
Paylaşım fotoğrafçının bir yaşam kültürüdür.
Güzellikleri paylaşırsınız; sadece güzellikleri değil, çirkinlikleri de paylaşırsınız...
Kötülükleri, iyilikleri, düşünceleri, duyguları...
Ya da yolunda gitmeyen bir şeyleri...
Üzüntüyü, sevinci... Sonra sorumlulukları...
Elbette hayatı tabi....
Paylaşmakla hiçbir şey eksilmez, azalmaz, tükenmez...
Hepimiz camera osbcura’nın iğne deliğinden sızan ışığı paylaşıyoruz; o incecik ışık hüzmesi
hepimizi aydınlatmaya yetiyor...
Paylaşım ruhunu taşımayan bir fotoğraftan
geriye, vesikalık fotoğraf kalır.
Sözüm, paylaşım ruhunu yaşatamayanlara,
Eğer aramızda böyleleri, böyle bencil olanları varsa, olmadığını umuyorum yanlış yer, yanlış enlem ve boylamdalar...
Bu adres onlara kapalıdır... Onlar, buraya ait değiller...
Bir şey var ki sadece o paylaşılmaz; kıskançlık...